Çocuk sevindirmek, çocuk gibi sevinmekmiş
Mesleğimde ilk zamanlarımdı. Bazı haylaz öğrenciler, deftersiz, kalemsiz, malzemesiz geliyorlar, zaten 1 saat olan dersimi kaynatmak için ellerinden ne gelirse yapıyorlardı.
O da onlardandı… Aylak aylak oturup muhabbet ediyordu. Üstü başı perperişan, bakımsızdı. Kirliydi, zaten esmerdi, iyice kapkara görünüyordu. O zamanlar derse katılımı artırmak için birebir sorardım, ‘Neden malzemesiz geldin? Evde mi unuttun yine?’ diye…Ona da sordum, başını öne eğdi cevaplamadı. Tekrar sordum. Kaldırdı başını ve dedi ki:‘Benim defterimde yok, boyalarım da yok öğretmenim…’
İçimde binlerce cam kırıldı, ben kırıldım, kahroldum. Neden sordum, dilim kopsaydı keşke.
Kalktı, camın önüne gitti. Dışarısı alabildiğine ova…O ovayı seyrederken ben onu seyrettim. Gözleri dolmuştu, bu yüzden sınıfa sırtını dönmüştü. Onu öyle gördüm, bir daha kahroldum. Keşke dedim, sormasaydım…
Teneffüste dersim için ne gerekiyorsa kantinden temin ettim, ayrı biryerde eline verdim. Belki gurur yapar diye kendi duygularımı belli etmedim, hafif kızmış gibi yaparak: Bundan sonra bunları evde unutursan bozuşuruz tamam mı? dedim, gülümsedi. Unutmam öğretmenim dedi. Zaten çantası da yok ki; elinde sallaya sallaya götürdü.
Ertesi haftaya kadar hep onu gözlemledim, pantolon paçaları bileklerinde, kısacık kalmış. Üzerinde hep aynı hırka, kar bile yağsa hep aynı turuncu hırka. Hiç sırt çantası görmedim, hiç defter, kalem…Elinde yiyecek hiçbir şey…
Öğretmeniyle sohbetimiz esnasında sordum. Bana çocuğun yurtta kaldığını, ailesinin uzak bir köyde, sıkıntıda olduklarını, bunu başlarından atmak amacıyla yurda gönderdiklerini, yurt yönetiminin acımasız uygulamaları nedeniyle sabah 6′da uyandırılıp, müdürün odasını nöbetleşe temizlediklerini anlattı. Daha 4.sınıf öğrencisiydi bu bahsettiğimiz. Kalanını anlattırmadım, kalbim ağrıdı, kaldıramadım.
Sonra Derya’dan bahsetti. O da köydeydi, babası hasta, ona söylemiyorlarmış. Yaşıtlarına göre o kadar küçük ki; kendinden 2 yaş küçük gösteriyor. Onun da montu yok, ayakkabısı yok, çantası yok…
Annemle konuştum bu konuyu. Ne yapabiliriz diye düşündük, çok güzel fikirler geldi aklımıza. Birşeyler yapmaya çalıştı kendince. Buraya ziyaretime geldiklerinde ise sadece Derya’ya ulaşabildik. Alt köydeydi evi; öğretmenine telefon ederek öğrendim, akşamüzeri gittik. Annesi, babası çok güzel karşıladılar. Bir de kendinden 4 yaş küçük erkek kardeşi var Derya’nın. O da dünyalar tatlısı. Keşke ondan da haberimiz olsaydı diye üzüldüm. Hepsi çok sevindiler, ama Derya ayrı…En sevdiği renkti pembe, şimdi sevdiği ne varsa pembe oldu. Tek tek baktı, tek tek denedi. Bir çoğu elbette büyük geldi ama, Derya söz verdi, bir an önce büyüyüp bunları giyecekti. Söz verdi ve sustu, sesi hiç çıkmadı. Annem, eniştem ayrı sustu, odadakiler ayrı sustu o sustukça…Sadece gözleri konuştu, bir de biz giderken el salladı kapıya çıkıp. Zaten kapının önünde çocuklar doluşmuş biz gidince, o da aralarında, her biri el salladı ayrılırken arabamıza. Hepsi benim öğrencim, benim çocuğum…
Ertesi gün Mehmet’in kaldığı yurda gittik, ama orda kimseyi bulamadık. Görevli bile yoktu yerinde, üzüldük, döndük geri. Pazartesi teslim edecektim emanetlerini.
…Bugün de O sevindi, o da büyümek için söz verdi. ‘Büyük gelenleri yurtta başkasına ver‘ dedi müdürüm, koridorda bir kenarda tuttum, dedim ki; ‘Onlar senin, büyük de gelse senin, kimselere verme’ dedim. Tamam öğretmenim, çok teşekkür ederim size dedi. Sıkı sıkı sarıldım. Kimseyi hissetmediğim kadar yakın hissediyorum bu çocuğu kendime şimdi.
İnşallah büyürsün çocuk, büyür de sen de bana sarılırsın ilerde böyle. Büyük yerlere gelirsin, inanıyorum sana ben. Kendime inandığım kadar innaıyorum ikinize. Omzunuzda benim elim, bırakmayacağım sizi hiç.
güzel yazı olmuş, duygulandım hocam (:
inşallah bu şans faktörünü iyi değerlendirirler ve güzel yerlere gelirler..
Aferin lan kanka
Valla Süper …
beni ağlatmak için mi yazıyorsunuz öğretmen hanım